Tasarım + değişim

18.11.09

Japon mimar Tadao Ando kitabında Batı daki mimari anlayışı 'kalıcılık' üzerine kuruluyken Japon mimarisinde bunun tam tersi olduğunu söyler. Japon mimarisinin mükemmeliğinin o kırılgınlığında her an yok olabilme hissinde yattığından bahseder. Yani Japon anlayışında kalıcı olma korkulası bir durum. Bunu okuduğumdan beri -5-6 aydır- aklımdan hiç çıkmıyor. Kalıcı olma yı o kadar çok bellemişiz ve öğretilmiş ki, ben de böyle bir anlayışla yetişmişim. Aklıma bunun olumsuz birşey olabileceği hiç gelmemiş. Bir anda irkildim gerçekten okuduğumda, nedir bu kalıcı olma ısrarı ve 'Değişim' bu kadar kaçınılmazken. Yaşadığın her an içinde verdiğin kararlar ne kadar keskinse, değişime o kadar kapalıdır ve bu da bence kesinlikle başarısızlığa götürür. Zaman, içinde bulunduğun koşulları durmadan değiştirir. Koşulların değiştikçe hislerin ve kararların değişir. Bence esneklik çok önemli. Esneklik yani olaya, ana veya mekana adapte olabilme yetisinin olması.
Esneklik'in bazen tasarımdaki tek anahtar kelime olduğunu düşünüyorum. Esnek kelimesini seviyorum. Boş bir mekan esnek lik hissini yaşattığı için güzel. Bakıpta o mekanı başka başka görebildiğin için. Bazı kıyafetlerde öyle esnek olabiliyor. Bazı şişelerde bunu hissediyorum. Öylece duruyorlar. Sen nasıl bakıyorsan o oluyorlar (yani değişiveriyorlar), nasıl kullanıyorsan ona dönüşüyorlar (yine değişiveriyorlar) dolayısıyla zamana direnebiliyorlar. Yani aslında ne kadar esnek ve değişime açık olursa o kadar kalıcı oluyorlar.

.

16.11.09

monika bileskyte

Duyular, delikler, demirler

12.11.09

Kafamda bir demir projesi dönüp duruyor. Zihnimin 3dmaxinde hepsi çizildi, kaydoldu, renderları yapıldı. Demir borular gidiyor uçlarında duyular var, ampuller asılı. Hani geçen gün aradığım bulamadığım hala aramaya devam ettiğim duyular.
Bu projeyle gittiğim bir demirci, bazı yapılabilir şeylere yapılamaz dediği ve hiç uğraşmadığı ve yüksek bir fiyat verdiği için yeni bir usta aramaya devam ediyorum. Bir arkadaşım oturduğum evin bir sokak altındaki bir demirciyi anlatıyor. Ona gidiyorum. Karanlık bir sokakta, içeriden ışık gelen bir delik. Bir yanında eskimiş bir kapı açık duruyor, kapıyı geçip merdivenleri çıkıyorum ve içerdeyim. İçerdi yaşlı bir amca, ısıttığı kurşunu hazırladığı kalıplara dökmekte. Umursamadan işine devam ediyor. Her tarafı demirlerle kaplı karanlık pis ve olağanüstü güzel bir atölye. Biraz sonrasında adamın ilgisini çekiyorum ve konuşmaya başlıyoruz. Üstü başı kirli bir adam, kazağının bir tasarımcı elinden çıkmışcasına güzel bir yırtığı var ve rengi muhteşem, pantone de olmayan bir kırmızı. Hafif kambur bir duruşu var. Bir çizgi film karakteri gibi. Ona çizimlerimi gösteriyorum. Bakmayın zihnimdeki çizimler 3d, elimde sadece kurşun kalem karalamaları var. Ona çizimleri gösterirken bir yandan anlatıyorum. Gözlüklerini değiştirip kağıdı eline alıp incelemeye başlıyor. Elleri kapkara. Yıkasada çıkmaz diye geçiriyorum içimden. Annem geliyor aklıma, küçükken ellerimi her böyle kirli gördüğünde çabuk git yıka derdi, o boyalar çıkmayınca da kızardı.
Diğer demircinin yapamam, yapılamaz dediği herşeyi yaparım diyip bir anda köşelerden bir yerden eski bir kitap çıkartıyor. Siyah beyaz. Bak burdaki gibi değil mi diyip gösteriyor. 40 senedir bu işi yaptığını anlatıyor bir yandan. Algılarının bu kadar açık olmasına şaşırıyorum. Gerçekten söylediklerimi anlıyor. Ben anlatıkça adamın hoşuna gidiyor. Hep böyle bir proje yapmak istemiştim ama vakit olmadı diyor. Sonra demiri ne kadar sevdiğini, evinin çok geniş bir bahçesi olduğunu ve o bahçede bir sürü demir olduğundan bahsediyor. Her akşam o bahçede oturup o demirlere bakmaktan keyif aldığını söylüyor. Sonra bana gel sana bisikletimi göstereyim diyip kapıdan çıkıp yukarı doğru uzanan merdivenleri bir çırpıda çıkıyor. Ve bana demirden, hayatımda gördüğüm en güzel bisikleti gösteriyor. Boyasını yapıp bahçesine koyacakmış. Üst katı ayrı bir güzellikte atölyenin. Uzun uzun demirler, kocaman denizci fenerleri var. Sonra tekrar alt kata iniyoruz. Önce ısıtmakta olduğu kurşunlarına geri dönüyor. Sonrada konuşmaya devam ediyor. Projemi beğeniyor. Yapmakta olduğu direksiyonun fotoğrafını gösteriyor. Eski bir amerikan arabasının direksiyonu. Herşeyi yapabildiğini anlatıyor, çaydanlık fotoğraflarını gösteriyor. Elindeki tüm fotoğraflarda bunlardan ibaret, daha başka yaptığı büyük işleri anlatmaya çalışıyor. Belliki hiç birinin ne fotoğrafı ne bir şeyi var. Yapılmışlar ve biryerlerde yaşıyorlar. Zaten bu kadar zamansız duran bir atölyede daha fazla görsel görmeyi beklemiyorum. Adamı seviyorum. Yaptığı işe olan tutkusu içimdeki heyecanı arttırıyor. Onun yapmasını gerçekten istiyorum. Bunları düşünürken o bir anda masasının üzerine çıkıyor. Ellerini tavandaki aralıkları sokup birşeyler arıyor. Bulamıyor. Sana birşey daha göstericem diyor bir yandan. Sonra hop diye inip masanın diper yanına geçiyor, elini uzatıyor bir kutu çekiyor. Ve içinden çok eski bir duyu çıkartıyor. Hani o deli gibi aradığım duyulardan' bak bende bunu eskiciden aldım bu masanın üzerine bunu yapıcam diyerek, sallanan ampülü gösteriyor.
Hani herkes istanbul'un bir şeyini sever ya. Ben de galiba bu deliklerini seviyorum.

Taklit kötüdür.

11.11.09

Başarılarına inandığım iki farklı insandan farklı zamanlarda şu sözleri duymuştum. 'Elimden herşey alınsa, beni bir sigara gibi ezseler, çiğneseler, atsalar bir kenara ben küllerimden yeniden doğarım. '
Sıfırdan hayallerle inançla bir şeyler başarıp, koşullardan dolayı ellerindeki herşeyi kaybedip, yine bir şekilde hayata tutunabilmiş iki insandı bu tanıdıklarım. Onları uzun uzun dinleme fırsatım olmuş ve öykülerinden çok etkilenmiştim. Çok parada kazanmışlar, aynı şekilde parasızlığıda yaşamışlar. Dolayısıyla korkuları yoktu. Galiba bir şeyler başarmış olmak demek binlerce sıkıntıyı atlatmak demek, en kötüsünü yaşamak demek ve bunları yaşamakta insanı bir şekilde güçlü kılıyor. Bugün bu insanların yaşadığı korkusuz olma durumunun belki binde birini hissettim. Ama tamamen anlayabildim. Evet böyle bir duygu var. İnsan böyle bir duyguyla hayata bambaşka bakabilir. Kendine inanman, yaratıcılığına inanman gerekir.
Henüz bir şeyler başarabildim mi bilmiyorum ama buna çok yakın olduğumu hissediyorum. Ankara'dan kopup buraya geliyor olmak, çok kısıtlı maddi olanaklarla hayallerimde ısrarcı davranmak çok garip gelmişti insanlara. Ve yemin ederim bugüne kadar bu koyun sürüsünden biri çıkıpta boşver bunları yap bildiğini demedi. Ama oldu birşeyler, yapıldı edildi, çok sıkıntılar yaşandı, çok zaman harcandı ve birşey ortaya çıktı. Ortaya çıkan şeyde sanki yok gibi. Çok güzel. Hani sabahlara kadar, günlerce süren tasarımın gibi. Gözyaşları, göz kızarıklıkları yorgunluk, ustalarla kavgan, ekonomik durumlar, teknik güçlükler hiç biri algılanmıyor iyi bir tasarımda. Sanki çok basitmiş gibi, hiç bir şey yapmamışsın gibi duruyor öylece. O kadar hafif. O kadar olduğu yere entegre oluyor. Ve bu da onun başarısını gösteriyor. Bu yaptığım iş ilerlese, büyüse daha büyük işler yapsam hayata daha da korkusuzca bakarım. Çünkü sıfıra dönmek kaybetmek değil, yeni başlangıçlar, yeni düşünceler, yepyeni fikirler demek.İki adım geriye gitmek demek daha büyük bir sıçrama yapabilmek demek.
Laundromat ı açtığımızda birilerinin fikrimizi taklit ediceğini bekliyordum. Bu kaçınılmaz. Ortada iyi bir fikir var, işliyor, beğeniliyor, insanların ilgisini çekiyor vs vs. Dolayısıyla birisinin bunu alıp uygulaması an meselesi. Bu anda geldi. Bunu en başında da düşündüm. Bu fikrin hayalini kurarken. Beni farklı kılan şey aslında birisi aynı şeyi yapana kadar farklı kıldırıyor. Şu anda bizi taklit edenler konum ve mekandan dolayı başarılı bir taklidimiz olmayacak. Ama olurya yanıbaşımızdaki aynı metrekarelere sahip diğer nalbur tutulabilir, içi aynı şekilde dekor edilebilir, aynı işletme anlayışı uygulanabilir. O zaman ben nasıl farklı kalıcam. Bunun cevabını da buldum: 'o zaman yine yepyeni bir fikirle tekrar ortaya çıkacaksın.' Dolayısıyla bırak insanlar seni taklit etmeye devam etsin. Çünkü onlar hep 2 olucak, ama sen hep tek olmayı başarabilceksin.
'Yukardaki çalışmamda banksy'nin bir çalışmasına bakarak yaptığım taklit' bknz: Çalmak çırpmak konulu yazıma

Eski bir duy u

8.11.09

Aydınlatma Elemanları satan bir dükkandayım. Kafamda oturttuğum bir tasarım var, ve gerçekleştirmek adına malzemeleri toplamaya çalışıyorum. Ampüller var hayalimde. Tavandan borularla gelen ve aşağıya doğru sarkan ampüller. Herşeyi düşünmüşüm yüksekliğini, ampülün büyüklüğünü, duvardan uzaklığını. Emin olamadığım tek bir şey var o da duyu. Hiç haberim yok piyasadaki duyulardan. Ama alt tarafı duyu diyorum, basit bir duyu bulurum herhalde.
Yarım saat geçiyor o dükkanda ve ben duyuların bu kadar çirkin oluyor olmasına inanamıyorum. Bütün katalogları karıştırıyorum. Ve yok. Derken arkamda masada öylece bir köşeye atılmış paslı bir duyu dikkatimi çekiyor. İşte bu! diyerek çoşmuşken öğreniyorum ki antika bir duy elimdeki ve sadece tek bir tane var. O da satılık değil. O antika basit duyunun sadeliği ile yeni yapılan o binbir çeşit duyun arasındaki farkı anlatamam. Teknoloji, değişik malzemeler, hayatımızda daha büyük yer ettikçe nasıl oluyorda tasarım anlayışı bu kadar gerileyebiliyor? Bu kadar çirkinleşebiliyor herşey? Bu kopukluk nerde ne şekilde yaşanıyor gerçekten araştırmak istiyorum.

O günün devamında sevgiliyle Çukurcuma'da duyu aradık. Ne yazık ki bulamadık. Ama sevgili kendisine yine 50lerin tasarım anlayışına hayran bıraktırcak bir bavul aldı. Çantayı gördüğümde dedeminkinde de aynısı olduğunu anımsadım. Sonra farkettim ki, geçmişe ait olan bu parçalar daha sınıfsızlarmış sanki. Dedeminde, zenginlerinde fakirlerinde aynı çantadan varmış. Oysa şimdi ki durum 'bana çantanı söyle sana sınıfını söyliyim' şeklinde. Demekki farklı malzemeler, teknoloji beraberinde sınıflandırmayıda getirmiş. Diyeceğim şudur ki: herşey farklı yönlerde hızla ilerlerken, kollara ayrılmış parçalanmışken tasarımcının önemi gitgide büyüyor.

Bakmak mı, Bakmamak mı?

Geçen gün tanıştığım bir fotoğrafçı, başkalarının yaptığı işlerden etkilenmemek için hiç bir dergiye bakmadığını söyledi. Bakmamayı tercih eden tasarımcılarda çok var. Bliyorum. Olup bitenden elini ayağını çekmiş herşeyden habersiz üretmeye çalışan. Ben ise bu durumu gerçekten anlayamıyorum. Kendini böyle sınırlar içerisinde tutup, yaratıcılığı kamçılamaya çalışmak anlamsız bir çabaymış gibi geliyor bana. Çünkü herşey bakma şeklinde yatıyor. Bakmak hep öğretir. Baktıkça ufuklar genişler, sınırlar kalkar, ya da en azından sınırlara yaklaşan insanları görmüş olursun o da ilham verir, güç verir, motive eder. Ben bakmayı seviyorum. Hatta bakmaya doyamıyorum.

Tasarım + 10bin kafa 10 çift el

4.11.09

Kendi mekanımın tasarımını yaparken sorular sorduğum tek kişi kendimdi. Bir de ustalar vardı, kendime verdiğim cevaplardan yola çıkarak yönlendirdiğim. Zorlu bir süreçti, ama kolay olan kısmı tasarım sürecine başka insanların dahil olmamasıydı.
Şimdi ki şantiyede her kafadan bir ses çıkıyor. Tuğla boyanacak diyorum. Biri ''ooo onun o hali güzel'' diyor, biri ''e o zaman niye oraları açtık'',''bence bir daha düşün'' '' bunun bu hali güzel'' ,ya da kapı boyancak diyorum ''ooo o kapının orjinal hali güzel'','' e kapıyı niye sildik o zaman'' sesleri alıp başını gidiyor.. ''Peki buraya nasıl birşey düşünüyorsun'' diye sorduklarında ve cevap verdiğimde hayal güçleri zayıf bu insanlar hayal edemediklerinden bana karşı geliyorlar. Ya da herkes tasarımcıymış gibi ahkam kesiyor. Bir anda daha henüz ortada olmayan birşey üzerinden tartışma çıkıyor. Bu ustalarla olduğu kadar işle alakası olmayan insanlarlada oluyor. Bu durum elinde neşteriye ameliyatta olan bir doktora ''yav o kadar kesmene gerek yok'' demek gibi birşey aslında. Bazen öyle sabrım taşıyorki keşke elimde olsa da kendim yapabilsem diye düşünüyorum. Demirimide ben kessem, duvarımıda ben örsem. Bir heykeltraş gibi. ( sanatla tasarım arasındaki en büyük farklardan biri bu olabilir )
Düşünüyorumda tasarımcılar tasarım için sarfettikleri enerjiden daha fazlasını insanlara birşey inandırmak ve kabul ettirmek için harcıyorlar. Bunu aşabilmiş çok az insanda alıp başını gidebiliyor. ve galiba Büyük tasarımcıları büyük yapan tasarımlarını yaptırtabilmelerinde ve işin içerisine bu kadar kafa, bu kadar el girmesine rağmen hala kendilerine ait oldurtabilmelerinde. Tadao Ando'nun yapılarının her bir köşesinin Tadao Ando olması gibi.

.

2.11.09

Bugün bir işi yaptırmak için bir sanatçıyla bir tasarımcı arasında kaldım. Tasarımcıyı seçtim, ona işi anlattığımda o da işi benim yapmamı söyledi.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger