'Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu geleceği yaratmaktır'
Peter Drucker
kaynak: www.temelaksoy.com

Tasarımda zamansızlık

9.7.09

Logo tasarımıyla uğraşıyorum iki gündür. Üzerine çok yoğun bir şekilde düşünüp çok fazla örnek inceledim. Beğendiklerimi, beğenmediklerimi nedenleriyle beraber inceledim, sorguladım. Ne zaman hangi tasarım alanı için kafa yorsam, dönüp dolaşıp , mimarlık birinci sınıfta aldığım 'Temel Tasarım' derslerinde cevabı buluyorum. İyi logolar, iyiler başarılılar çünkü zamansızlar. İyi bir tasarımda olduğu gibi zamansızlığı yakalayabilmişler. Çünkü bir düşünce var ve o düşünceyi en iyi şekilde ifade eden bir biçim var, ama oldukça sade, hiç bir şeysiz. Fazla olan hiç bir şey yok. Hatta en önemlisi simgelerden, ve işaretlerden arınmış. Bu arınma hali de zamansızlığı yakalamak için en önemli nokta. Çok basit bir örnek vermek gerekirse, bir fotoğrafçının kendini lanse etmek için kullandığı , -37. karenin peşinden koşuyor- sözlerine bakabiliriz. İtiraf etmek gerekirse defalarca okumuş olduğum halde 37nin geldiği anlamı çözememiştim. Kendisi bahsettikten sonra anlayabildim. Bir film 36 kareden oluşuyor demişti.O da 'olmayan' 37. kareyi arıyordu. Evet belki bu cümle 10 sene önce daha anlamlıydı. Film kullanıcılarının azaldığı dijital dünyada 37 çok anlamsız bir rakam. Ve bundan 10 sene sonra belki daha da anlamsız olucak. Yani en azından ben açıklandığında anlayabildim, ama 10 sene sonra benim yaşımda birisi kendisine açıklansa da anlamayacaktır, anlasada bir anlam ifade etmeyecektir. Yani simgesel yaklaşımlar zamana yeniktir.
Herhangi bir objenin görseli, Bir işaret, sadece esprili bir yaklaşım sunabilir, ama sonunda bu espri sadece belli bir kesim tarafından anlaşılır ve tüketilir. 'tüketilir' olmasıda çok çok önemli bir ipucu iyi bir tasarımın anlaşılması açısından. Bİr şeyi anlarsın algılarsın, 'aa ne değişikmiş', dersin, gülümsersin, ama bir daha dönüp yüzüne bakmazsın. Zamana yenik düşmekte işte böyle birşey. Aynı şey fotoğrafta da geçerli mesela. Bazı fotoğraflar hergün bakılsa da vardır, yıllar sonra da var olucak. Bazıları ise dikkat çekip, yine çekilen dikkatle oracıkta bakış attığın an ölüvermeye mahkumlar.
Diğer yandan bu tür yaklaşımlar, işaretler simgeler aynı trafik işaretleri gibi işler. Nasıl işaretler kırmızı ışıkta durdururlar, ya da yeşil ışıkta yürütürler, aynı bu şekilde var olan tasarımlarda size şimdi üzülün şimdi gülün demekten öte bir şey veremezler.
Bir de gerçekten fazlalık olan herşeyi atmak tasarımda izlenilmesi gereken en önemli yol. Yani yaptığın tasarımda attığın bir şey tasarımın bütününe etki etmiyorsa o zaman o fazlalıktır, anlamsızdır ya da zorla anlam yüklenilmeye çalışılmıştır. Bir de her zaman önce fikir sonra form, diyorum....
'form follows idea'
.

Çalmak, çırpmak

8.7.09

Hayatımda aldığım en muhteşem derslerden birini veren profesör, bir keresinde şöyle demişti. -Fikirlerinizin çalınmasından çok korkuyorsunuz, değil mi? Ama bu çok anlamsız bir korku. Bırakın fikirleriniz çalınsın. Bu hem fikirlerinizin iyi olduğu anlamına gelir, hem de bir başkası sizin fikrinizi alıp nereye götürebileceğini görmüş olursunuz.-
Bu gerçekten doğru. Ben hiç bir zaman birisi fikrimi çaldı diye ağlamadım, ama ağlayanı çok gördüm. Bir de bir fikrin çalınıp kötü bir uygulamasını gördüğümde çok ağlamak istedim. Sonra farkettim ki, fikirlerin çalınması ile formun çalınması arasında çok fark var. Birinde tasarımın ilk aşamasını, diğerinde geldiği son noktayı alıyorsun. Fikrin vucüt bulduğu formu alıyorsun. Böyle olunca da elinde kötü bir taklitle kalıyorsun. Ama bir fikri alıp onu daha ileriye taşıyabilirsin, ya da daha başka yerinden bakabilirsin.
Bir de çok fena şeyler oluyor.muş. Taklitlerle hayatını sürdüren, bir de üstüne üstlük üniversitelerde ders veren insanlar var. mış. Biri gösterdi bana. İnanamadım. Bunu yapan adamın tavrından çok, hiç bir öğrencisinin kalkıpta ama bu bilmem kimin taklidi diyemiyor mu ona inanamadım. İsimleri unuttum. Ama yarın tekrar öğrenip yazarım buraya. Bence bir irdelemek gerek.
Bugüne kadar ressamların, heykeltraşların, yaptıklarını nasıl satabildiklerini anlayamazdım.
Ama galiba hafiflemek için;çünkü yaptıkların seninle beraber yaşamaya devam ederse yük e dönüşebiliyor.
- Kendi yaptıklarımı gerçekten bir süre sonra görmeye bile tahammül edemiyorum. -

hafiflemek

Bunun nedeni 'şeyler' le olan bağlantılarımın zayıflaması olabilir. Bugüne kadar sevdiğim ve sahiplendiğim herşeyin yanı başımda olmasını istiyordum. Bu yüzden inanılmaz bir özen gösteriyordum. Kitaplarım, çizimlerim, elbiselerim, kısacası bana ait olan herşey. Herşeyin bir yeri vardı ve herşeyin bir yeri olduğunu bilmek güzeldi. Ben öyle sanıyordum. Oysa ne büyük bir yükmüş. Sürekli bir şeyleri kontrol etmek, düzeltmek, sonra gitmesinden kaygı duymak. Kaybolmasının acı vermesi, bu yüzden kimselere hiç bir şekilde güvenmemek, ve hiç bir şey paylaşmamak.
Bilmiyorum ne oldu. Belki her şey çok fazla birikti ve ben farkettim ki artık takip etmem mümkün değil. Kitaplarım çoğaldı, dolayısıyla altını çizdiğim satırlar. Ve hatırlamak istediğimde arayıpta bulamayacağımı farkettim. Bütün kitapları okumamın mümkün olmadığını, ve bu mümkün olsa da hepsini aklımda tutamayacağımı anladım. Filmler ve çizimlerde akıp gitti, yazdığım notlarda. Sonuna geldim. Özenle katladığım kıyafetlerimide sürekli böyle bir baskı altında tutamayacağımı anladım. Kumaşın kıvrımlarına ve eskimesine karşı konulmuyor. Ya da üzerine içecek dökülüp bozulmasına veya yırtılmasına. O zaman bu gereksiz çaba neden. Bilgisayarım birgün bozulduğunda üzerimden kaynar sular akmıştı, yaptığım yazdığım çizdiğim tüm işler orda diye. Küçük bir kalp krizi bile geçirmiş olabilirim o an. Ne anlamsızmış.
Ama kendimi kurtardım galiba. Bugün evden çıktığımda söyledim bunu kendi kendime. O an üzerimdeki elbise, ayağımda terlikler, yanımdaki minik kumaş çantamla, her yere gidebilirdim. Ne bilgisayarımı, ne kitaplarımı, ne ayakkabılarımı ararım. Zaten alabildiğim, taşıyabildiğim, ihtiyacım olan herşeyi sürekli yanımda taşıyorum. Kafamı ve kalbimi.
Hafiflediğimi hissediyorum.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger