Tasarım ve kölelik / grup grup grup

29.4.09

İnsanları gruplara ayırmak. Tam olarak yaşanılan bu durumun ortasında kalıyorum. Gittiğim her yerde gruplara ayrılıyoruz ve ben durup dururken bir grubun mensubu oluveriyorum. Hiç istemeden hemde. Bu gece bunu yine yaşadım. Buena Vista Social Club konserinde, ne yazıkki oturma yeri bulamayıp ayakta konser bileti aldığımdan dolayı oldu bu. Konser alanında, -açık alan-, piknik sandalyeleri koyarak ayrılan bölümün 5 metre gerisinden başlıyordu ayakta durmak için ayrılan yerler. Biz orada, ayaktakiler, sanki hastalıklıyız ve yaklaşamıyoruz o oturma alanına ya da sahneye. Sokak defilesi izlemek için ağaçlara tırmanan beleşçilerdeniz sanki. Ve yüzlerce ayakta insan var, tabi ki uzaklaşmışız konserden ve ses tatmin etmiyor. Konserlerde her yer aynı fiyatta ve konforda olmaz bunu anlıyorum ama bu öyle bir durumda değildi. Biz ayaktakiler bayağı dışlanıyoruz. Bir ara aşmamız için konulmuş demir çitlerine yaklaşıyoruz bu seferde görevli -açılın burası giriş diye bağırıyor. İnsanlar işte böyle durumlarda isyan çıkartıyor. Kendini böyle birşeyin içerisinde bulduğunda, tatmak istediği şeyi önündeki demir bir çitle karşılaştığından dolayı tadamadığında ve onu tadabilen insanlar paralı gözüktüğünden ve kendilerini böyle konumlandırdıklarından dolayı. Yani orada birileri çitleri aşıp oturan insan kalabalığına saldırsaydı bende onu yapan insanlardan biri olabilirdim. . .
Milano da yaşadığım sırada, oturduğum evin tuvaletinde ve kilitinde sorunlar yaşamıştım. İkisi içinde ustalar gelmişti. Usta harcadığı zaman kadar ödemesini alıp, tamirini yapıp gitmişti. Sıradan bir meslek sahibi, konuşmasıyla davranışlarıyla çok düzgün insanlardı. Şimdi bakıyorumda burda her meslek sahibi kazancına göre sınıflandırılmış. Kim kime lafını geçirebilirse, kim kime hükmedebilirse yapıyor. Hepimizin sınıflar belli. Yaptığımız işten daha çok paramıza göre sınıflandırılıyoruz. -bu arada milano da beni 3. dünya ülkesi vatandaşı diye sınıflandırıyordu o ayrı-..
Tasarımcı olarak çalıştığım bir yerde, parası çok olan bir kadın gelip tasarımıma 1500 tl öderken -ki bu aldığım maaşa da eşitti- bize 2 çay getir diyebiliyordu. Oradaki konumumu öyle değerlendiyordu, ne olduğundan habersiz.-ki bence görevi çay getirmek olan çalışana bile bunu böyle küstah bir şekilde söylemeye hakkı yoktu. - Önemsiz ama çok rahatsız ediciydi. Herkes aşağısındakini aşağılamaya çalışıyor aslında. Bunu sürekli yaşıyor olmamda beni mesleğimden çok soğuktu. İlk işimden ayrıldıktan sonra gerçekten uzun bir süre uzaklaştım yaptığım herşeyden. Sevemedim işimi. Nedenini sorguladım. Bir tasarımcı olarak sadece zenginlere hizmet ettiğimi düşünmeye başladım. Uzun bir süre de bunu atamadım üzerimden. Tasarım para demek, ve bu da sadece parası olana ulaşabilmesi demek.
Sonra düşündüğümde aslında yapılan her iş birilerine hizmet etmek adına var. -sanatçıların ve tasarımcılarının yaklaşımları farklı olsada- toplumsal yaşamın gereği olarak oluşan sistem bu. Hani öyle öğretmemişlermiydi derste. Herkes her işi yaparken nufüs artşıyla birlikte bu yeterli olmuyor ve insanlar bir işi yapmaya başlıyor. Ama yine insanlara hizmet için.
O hiç birşey yapamadığım, işimden nefret ettiğim dönemde sevgiliyle konuşurken onun bu durumla nasıl başa çıktığını sordum. Sonuçta o da müşterileri sadece zenginler olan bir tasarımcı. Bana kemerburgazda gördüğümüz taşları hatırlayıp hatırlamadığımı sordu. Tabiki hatırlıyordum. O kocaman alanda değişik bir sürü taş vardı ve en belirgin olanları yerde, büyük küreler halinde duran mermerlerdi. Bir heykeltraşın almasını ve dönüşmesini bekliyorlardı. Önüne oturan her saçın öyle olduğunu söyledi -saç yapan bir tasarımcı- O andan itibaren onun çalıştığın insanın kim olduğunun önemi yoktu. Kendisi vardı sadece. Bende öyle olmalıydım. İşime devam edebilmek adına böyle olmalıyım. -Mükemmel bir dünyada her meslek sahibi aynı saygınlığı görse böyle bir sorgulama bile yaşamıcam. -
Bu gece diyeceğim şudur ki: tasarımcılar zenginleri besleyen kölelerdir.( Ve yine bu zenginler sayesinde olanak bulabilirler tasarlamak için. Bu da bir gerçek galiba.)
ve
Uzun seneler boyunca askeriyenin, -baba asker olduğundan dolayı-, ve okulun, sinemanın, bakkalın, kredi kartlarının, markaların, semtlerin, inanışların, milliyetlerin, sarı saçlıların, başarıların, delilerin, orta gelirlilerin, kentlerin, beni gruplandırmasından bıktım. nokta.

Tasarım ve Duyu hafızası

28.4.09

Sevgiliyle konuşurken bir yemek adı geçti, -bir anda tadını ağzımda hissettim- dedi. Benim tat duyularımda herhangi bir sinyal yanmadı. Hatta tadını hatırlamak için hafızamı bayağı zorladım, ama hatırlayamadım. Sonra daha kolay bir tat düşündüm, çikolata gibi. Onu da hatırlayamadım. O zaman çikolatayı neden sevdiğimi düşündüm. O anda yedikten sonraki hazzını hatırladım. Ağzımda eriyip gitmesinin bana verdiği hazzı. Daha doğrusu bu hazzın kendisinden öte bana güzel his verdiğini hatırladım ve bu yüzden yemek istediğimi farkettim. Yani benim tat hafızam yok ya da çok zayıf . Belki de bu yüzden hayatım boyunca -bilmem ne olsa da yesem i söylediğimi hiç hatırlamıyorum-
Ardından başka duyularımı düşündüm. Örneğin koku. Gözlerimi kapadım. Deniz kokusundan, annemin kokusuna ordan toprak kokusu, sevgilinin kokusu, ecemin kokusu -minik yeğenim- kitap kokusu, toz kokusu, derken uçarak bir yolculuk yaptım.
Sonra dokunmayı düşündüm. Un.. una dokunma hissi. Çok hafif dağıtıyorum sonra bastırıyorum. Su.. Parmağımı hafifçe daldırıyorum su birikintisine, hatırlıyorum hissini. Sadece bacaklarımı soktuğumuda hatırlıyorum. O anda bedenin suya değmeyen yerlerinin hissinide hatırlıyorum.
Görme... Dalganın hareketi, uzaktan yükselerek gelen, ileri atılıp, geri çekildikten sonra kumun üzerinde cam gibi izinin kaldığını, ardından suyun hala bulunduğu o denizin tam kenarında toprağın kat kat durduğunu ama buna çok uzun süre bakılamadığını çünkü tekrar hemen arkasından bir dalga gelip suyu bulandırıcağını görüyorum. Hatta bakmak için yaklaşırken kumda yanan ayağın acısını hissediyorum, sonra ıslak kuma gelip rahatlıyor. Tuzlu suyun tadı bile geldi bu sefer ağzıma.
Gözlerimi kapayıp güneşe baktığımda gördüğüm rengide hatırlıyorum, ve açınca yanıp sönen kırmızılığı. Duyma, sevgilinin sesi, akor edilen gitarın tıngırdamaları, annemin telefondaki sesi ilkokuldan beri her duyduğumda rahatlatan, ecemin kulağıma fısıltıları, kurşun kalemin kağıtta gezinmesi, yağmurun cama vuran sesi, ve denize düşen sesi. Seste güzel bir yolculuk oldu.
Demekki duyuların hafızası var.. Bu sabah sense memory yazıp google da aradım. (duyu hafızası yazınca hiç birşey çıkmadığı için).. Ve çok ilginç şeyler okudum. Tam da bunun adı duyu hafızası. Genel olarak insanlarda koku hafızasının daha kuvvetli olduğunu çünkü koku duyularının beynin hafıza depolanan yere yakın olduğunu okudum. Dolayısıyla insanlar anılar ve koku arasında çok kuvvetli bir bağ kuruyorlarmış.
Diğer yandan duyu hafızası oyunculukta bir yöntemmiş. -sense memory and emotional memory- Oyuncular bundan yararlanarak rol yapıyorlar, bu yöntemle kendilerini geliştiriyorlar. Yani üşümüş hissini taklit etmeyipte onu yaşadığı anki hissi hafızasına getirip, gerçekten üşümesi gibi. Hatta bunu geliştiren bir takım alıştırmalar var.
Örneğin bunları hatırlamaya çalışın: Görme için: Yıldızlı bir gökyüzü, daha önce yaşadığınız ya da ziyaret ettiğiniz bir ev, annenizin yüzünün detayları. Ses için: Arının sesi, kardaki adımın sesi. Koku: Deniz, elma, ormanda bir duman Tat: Yağ, süt Dokunma: Bir köpeği okşama, sıcak çayın dildeki hissi, ıslak balığın yüzeyi, sıcak bir duş.
My Girl filmini çok eskiden izlemiştim ve şu anda aklıma bir detay geldi. Sınıftalar, kız yanlış hatırlamıyorsam yazarlık derslerine gidiyor, bir alıştırma sırasında el ele tutuşup bir halka şeklinde oturuyorlar. O sırada gözlerini kapayıp bir şey düşünmeleri isteniyor (yada ona benzer birşey). Kıza ne düşündüğü sorulduğunda çok anlamsız bir şey söylüyor ama aklından geçirdiği aslında elele tutuştuğu kadının şeytan tırnaklarının ona ölen büyükannesini hatırlatması oluyor.
Oyunculuktaki bu duyu hafızasını geliştirilmeye çalışılması bana tasarımla ilgili bir durumu hatırlattı. Yani oyuncuların taklit yapmak yerine duyuları hatırlayıp oynaması, aynı tasarımda izlenmesi gereken yola benziyor. Mimarlık eğitiminin ilk senesinde öğrendiğim bir şey vardı -Derdiniz asla bir şey anlatmaya çalışmak olmamalı, yani eğer özgürlükse konseptiniz, özgürlüğü anlatmak yerine onu yaşatmalısınız. -Diğer türlü tasarımda taklit yapmış gibi oluyor.
Bir de aslında tasarım yaparken sürekli bu duyu hafızalarıyla yaşıyorsunuz. Bir bina tasarlarken, oraya giren insanın karşı duvarda açtığınız aralıktan güneşin gözünüze girdiğini anımsayarak ya da o çok yüksek kapıdan bir mekana girip büyülendiğinizi düşleyerek. Yerdeki zeminin hissi, duvarın kaplaması, tutunduğu korkuluğun hissi hep akıyor duyu hafızasından. Sonra oturduğu sandalye, açtığı dolap ve ulaşmak için en yüksek rafına parmak ucunda yükselmesi, bir cafede koyduğunuz her masanın mekanı yaşadığı noktalar, bir masaya sevgililerin geldiğini, diğerinde yalnız bir adamı oturtturmanız, ve sonra onun görmesi için camdan görünen o küçük aralığa koyduğunuz ağaç, verilen metrekareye sığdırmaya çalıştığınız tuvalete sıkışıp kalmanız, kapıyı açamamanız, o sırada koyduğunuz askının hayat kurtarması, bir bardağı tutan elin bardakla eriyip gitmesi, o elin o bardağı taşımaktan zevk alması, kitabın kapağını çevirdiğinizdeki o ilk bakanın etkisini düşünüp onu oraya yazmanız, sonra o kitabı alanın bir anda montunda onu koyabilecek büyük bir cebinin olması, ve o montun o soğuk kış boyunca onun kabuğun ve herşeyinin olmasını düşlemeniz, böylece montu tasarladığınız yazın ortasında soğuğu hafif hissetmeniz..
Yani tasarlamak, çok iyi bir oyuncu olmayı gerektiriyor galiba. . duyularla ilgili başka bir blog yazısı

Saatler

26.4.09


Bugün 'Zamanın Görünen Yüzü Saatler' sergisini dolaştım. Daha salona adımımı atar atmaz kocaman güneş saatlerini görünce bir anda heyecanlandım. Tüm saatlerin tek tek o küçük hareketlerinin arasında dolandım. Hangi saate daldıysam onun sesi duyulur oluyordu ama ne zamanki kafamı kaldırıp başka saate doğru ilerledim işte o arada tüm saatlerin sesini duyuyordum. İncelerken uzun zaman harcadığım saatlerin birinin başındayken sevgili bana -farkında mısın beğendiklerimizin hepsi türk ustalarına ait dedi. Gerçektende sergideki saatlerin çoğu türk ustalarına ait olsalarda batıdan gelen saatlerde vardı, fakat onlarınınkinin yanında osmanlı döneminden kalma saatlerin tasarım anlayışı çok farklıydı. Mekanik in görünür olduğu, ve bütününde oranların ve formların çok başarılı olduğu saatlerdi. Süs vardı ama süsten saatin görünmediği saatler gibi bir süs anlayışı değildi.Duvarda saat kulelerine gösteren fotoğraflara takıldım sonra. Saat kulelerinin anlayışı bile yine aynı şekildeydi. Sade, süsten arınmış, gösterişsiz. Bir ara gözüm Şeyh Dede ye ait şeffaf bir saate takıldı. Saatin yüzeyi şeffaftı ve mekanizma çok net görünüyordu. Böyle bir anlayışın saat tasarımında -hatta genel olarak tasarımda- daha sonra ilk ne zaman göründüğünü tam net olarak bilmiyorum fakat benim bildiğim çok uzak bir geçmiş değil.

Bu kadar başarılı tasarımlar yapılıyorken, -genel olarak osmanlı döneminden bahsediyorum,mimariyide içine alarak- ne oldu da böyle olduk? Neyden nasıl etkilendik. Bunu çok merak ediyorum. Batıya özenme durumunun etkisiyle mi oldu bütün bunlar acaba? Bu çirkinlik hali. Bilen biri bana bunun yanıtını verirse çok mutlu olucam.
(sergideki türk saat ustaları:Mustafa Şemi, Mehmet Şükrü, Ahmet Eflaki Dede, Derviş Yahya ve Şeyh Dede)
O sağa sola salınan kuyruklar ne güzellerdi. Bir anda kafamda ananemin o saati canlandı,duvarda asılı duran ve benim sesine dayanamadığım için her gece durdurduğum. Yanında kurma anahtarları duran saatler ise beni eski evimizdeki bir zamana götürdü. Saatin arkasında bir odacık vardı, anahtarı orada dururdu. O gizli bölmeye küçülür girerdim ordan da saatin içerisine.
Daha önce gördüğüm bir saat
Sergiden dışarı çıktığım anda büyü bozuldu, şehrin gürültüsü, zamanı gösteren saatlerin arasındaki zamansız yolculuğu sona erdirdi.

'Neden'

Dün gece neden sorusuna verilen en güzel cevabı okudum. Alberto Giacometti' nin Yazılar kitabında.
'Tabii ki resim ve yontu yapıyorum; ve bunu kendimi bildim bileli, ilk kez desen çizişimden ya da resim yapışımdan bu yana, gerçekliği dişlemek için, kendimi savunmak için, kendimi beslemek için, semirmek için, kendimi daha iyi savunmak, daha iyi saldırmak, bir şeylere asılmak, her planda, her yönde olabildiğince ileri doğru yol almak üzere semirmek için, açlığa, soğuğa, ölüme karşı kendimi korumak için, olabildiğince özgür olmak için; -bugün için bana en temiz görünen araçlarla- çevremi saran şeyleri daha iyi görmeye, daha iyi anlamaya çalışmak için, olabildiğince daha özgür olmak, daha semirmiş hale gelmek üzere daha iyi anlamak için, tüketmek, yaptığım şeyde kendimi olabildiğince daha çok tüketmek için, kendi serüvenimi yaşamak, yeni dünyalar keşfetmek, kendi savaşımı vermek için yapıyorum; zevk için mi, sevinç duymak için mi yapıyorum bunu? Bu savaşı kazanmanın ve yitirmenin zevkini duymak için yapıyorum. '

Anılar ve Tasarım

23.4.09

Wim Wenders'ın Yohji Yamamoto'yu anlatan belgeseli şöyle başlar. Wim Wenders bir pantalon alır,- yohji yamamoto tasarımı-. Ve babasını hatırlar. Sonra nasıl onun bu duyguyu yakalabildiğini sorgular. Herkes için bu kadar yakın sayılabilecek bir hissi.Hatta 'peki yohji yamamoto benim hakkımda ne biliyor, herkes hakkında bildiği ne*' gibi bir cümle kurar. *tam olarak hatırlayamadığım için birebir söyleyemedim. *Hayatımda en çok etkilendiğim belgesellerden biriydi.
Bir çizgi filmde bir yemek eleştirmeni restorana gider, aşçı özenle ona yemek hazırlar -bu arada aşçımız bir fare- ve eleştirmen yemeğin tadına bakar bakmaz bir anda çocukluğuna döner ve annesinin kendisine hazırladığı yemeği anımsar. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ayrılır ordan.
Bunların ikisini de yaşadım. Yemeğin tadı, kıyafetin üzerine oturan kesimi dışında aslında daha önemlisi duyguların okşanıyor.
Acaba iyi bir tasarım bu hissi içeren bir tasarımmı diye düşünüyorum. Bu his tasarımın tuzu gibi mi? Ya da tasarım yerine ürün demeliyim.. Yani kıyafetleri, yemekleri, eşyaları ve müzik parçaları, herşeyi kastediyorum.. Bazen gördüklerim beni bir anda beynimin anı kısmında depolanmış, toz tutmuş bir yerine götürüveriyor, birşeyler hatırlıyorum. Gülümsüyorum. Sonra o 'şey' hoşuma gidiyor ve ona sahip olmak istiyorum. Çünkü kafamdaki o anıya dair geride ne fotoğraf kalmış, ne de onu hatırlatacak herhangi bir eşya. Bu yüzden onu yaşamak istiyorum.
Bazen de yalancı anılar oluşuyor. Sanki daha önce tattığım bir duyguya götürüyormuş gibi hissediyorum. Bunu özellikle kıyafetlerde ve müzik parçalarında yaşıyorum.
Düşünüyorum da bazen sanat eserlerinde de aynı durum söz konusu. Bir resim ya da bir heykelle kurulan yakınlıkta da aynı duygular harekete geçiyor. Hatta bu yakınlığı kurabildiklerimizi beğeniyoruz belki de.
Bu yüzden bazı zamanlarda bazı şeyler samimi gelmiyor. Ticari kokuyor, canımızı sıkıyor.
Yerleri düşündüm bir de. Kentler ve mimari yapılarla ilişkilendirdim. Aynı şekilde bize anı yaratan, anılarımıza hitap eden yerleri sevmemiz gibi. Belki starbucks ve mcdonaldsın başarısını bile bu durum etkiliyordur. Dünyanın herhangi bir metropolünde kendini kaybetmişken, yalnız kalmışken, starbucks evinde hissettiriyor, çünkü kendi evinin yanındakiyle tıpatıp aynı yerde oturup, orada içitiğin white mocha nı yudumlayabiliyorsun.

Yersiz Mimari

www.raumlabor-berlin.de www.prada-transformer.com
Farklı fonksiyonlara cevap veren, ve taşınabilen mimariler. Yersizler. Aslında yerden kopuk olmaları yapı demeyi zorlaştırıyor. Daha çok bir obje gibi. Çünkü bir de farklı yerlere taşınacaklar. Prada transformer sinema salonuna, sanat galerisine ve moda sergilerine olanak verecek şekilde 'dönüşüyor'.
Serginin mekanı ile beraber gezme fikri çok güzel aslında. Kentin durumuna değişik bir cevap. Bunlardan sanki daha çok görücez. Hatta biri gidip diğeri gelicek, ya da her sokak başında rastlıcaz. Özellikle şişme bir balon hayal ettim. Tünelde o küçük meydanda, ertesi günde iki apartman arasında sıkışmış, formu değişmiş. Bir gün terasta, ertesi gün denizin üzerinde, bir gün köprüden sallanıyor, vs vs.

The Artist's Playground

19.4.09

Kendimi kaybedebileceğim bir sergiymiş.

Kevin Francis Gray

Kırmızı Balon

Le Ballon Rouge by Albert Lamorisse 1956 Kırmızı balon + küçük prens
kadın fotoğrafçıların self portreleri.

Marketing Blog

18.4.09

Temel Aksoy'un marketing blog unu okudum bir çırpıda. Marketing daha fazla bilgi sahibi olmak istediğim bir alan olduğundan çok fazla ilgimi çekti. Çünkü yazılar gayet öz, ama dolu dolu. Ve her yazının altında kitap ve web sayfası önerileri var.
Farkettim ki tasarım yaparken düşlediğim insanla, tasarımın sunulduğu insan arasında çok fark var. Birde o düşlediğim insanın hep duygularıyla karşılaşıyorum ben zihnimde, hayal dünyamda,onlar önemli benim için. Oysa marketing de tarif edilen insan tam bir gerizekalı. Yani tarif edilme biçimi öyle. İnsanlar böyle böyle hareket eder, bunu seçer şunu seçmez, bilmem ne olursa kafası karışır o yüzden şöyle olması lazım, gibi tanımlar var. Tamam haklı olunabilir ama diyorum ya o kadar dışardan bakmış ki insana, okurken içlerinden biri olduğunu unutup sanki başka bir türle ilgili bilgi alıyormuşsun gibi oluyor. Aslında çok da önemli veriler tasarım için. Ama burdan yola çıkarak asla tasarım yapılmamalı bence. Trendi kovalamaya çalışmak kadar saçma.

.

Gece nick knight in webinden videolarına baktım. Pagan poetry ve make up you mind i çok beğendim. Linkleri nasıl koyucağımı bilemediğimden koyamadım. Uzun süredir hissetmediğim çok farklı duyguları hissettirdi. Her gün karşılaştığım erotizmden, sıkça rastladığım yalnızlık, özlem, aşk temaları arasında kaybolmuşken çok iyi geldi. Sanki dipte kalan hisleri dürttü. O da kendime dokunmak gibi zevk verdi.

Kırmızı Balon

Le voyage du ballon rouge Bazı filmlerden çıktıktan sonra kendi hayatım bir film gibi gelmeye başlıyor. Sanki o izlediğim hayattaki kameralar ordan kopupta benimkini izlemeye devam ediyor. Öyle bir filmdi. Sinemanın çıkış kapısının bir anda küçük bir avluya açılmasıyla öykü benimkine kaydı. O andan itibaren, karanlıkta eve hızla adamlarla yürüşüm, arkadan gelen kuvvetli ışıkla önüme düşen saçları salınan gölgemi sürekli takip etmem, bakkala uğrayıp süt ve ekmek alıp yukarı evime çıkmam, basamakların sesi, kilidin sesi, poşetin sesi, içimi kaplayan duygu, sıradanlık, bu filmin devamıydı.

Reklamlar

17.4.09

Az önce bir insanın günde ortalama 3000 kadar reklama maruz kaldığını okudum. Dünümü hesapladım. Sabah gözümü lancome la açtım. Cumartesi pazar makyaj uygulamaları varmış ve beni sabah 9da arayıp gelip gelmeyeceğimi sordular.
Gazeteye baktım. Bir emlak ve birde sigorta reklamı hatırlıyorum.
maillerime baktım. İlk reklam Garanti dendi. Sonra markafoni gibi internet üzerinden satış yapan bir kaç reklama rastladım.
Dışarıda duvar kağıtlarından net olarak hatırladığım bir baskıcı reklamıydı. Sonra barlar, konserler.. Ghetto kalmış aklımda. Gördüklerim arasında tabiki starbucks durmadan bağırdı. Unuttuğum anda yine bağırdı.
Dergide bir kaç şarkıcının reklamını gördüm. Ve yine dergide dergi reklamlarına rastladım. Bir koltuğun kaplama malzemesinden bir parça örnek koyularak hazırlanmış bir reklam vardı. Malzemeyi hatırlasamda markayı hatırlamıyorum. Bir de yeni açılan bir restoran geldi şimdi aklıma toscana. Film festivali, biletix,..
Ve tabi turkcell siz gün geçmez. ve turkcellden gelen reklam mesajlarıda bitmez. Bilmem nerde indirim. Yemek yemek için oturduğum yerde masaya ilk gelen şey reklamdı. Eve gittiğimde kapıda reklam buldum. İnternette yine sürekli reklam. Gece 9.30 da bardağı taşıran son damla back up diye birşey, telefon açtılar, birşeyler anlattılar. Hayatımda televizyon yok. Bu yüzden 2000 tanesinden kurtulduğumu düşünerek mutlu oluyorum. Yine de kafamda ki 'alsak alsak bedavaya ne alsak melodisiin nasıl nerden yerleştiğini anlayabilmiş değilim.
Şimdi bu durumda, bu kirlilik içerisinde, bu görüntü ve ses kirliliği içerisinde kaliteli bir yaşam nasıl mümkün olabilir. Yorgun uyanıyorum. Bütün bunlar yoruyor. Ve hiçbir ürün bu arada çekici ve cazip gelmiyor. Hiç bişey almadan tüketmeden yaşamak istiyorum.
Baudrillard insanın kendini tüketimiyle ifade ettiğini söylüyor. --Tüketim bir kimlik inşasıdır, tüketirken kimliğimizi üretiriz (Baudrillard).--
-- sabah simitçinin simitçi diye bağırarak yaptığı reklamı saymadım--

Tasarıma değen eller

16.4.09

Sanırım iyi bir tasarımın en büyük başarısı onu gerçekleştirmek için değen bütün ellere rağmen yaratıcısının hala ruhunu taşıyor olmasında.
_bu durumun ayrıca sanatla tasarımın arasındaki farklılıklarından biri olduğunu farkediyorum.
Tadao Ando ya bakıyorum. Yapıların her bir köşesi Tadao Ando, sanki kendi eliyle yapmış gibi ona ait. Yüzlerce el değmesine rağmen ona ait.
Bunun üzerine uzun bir süredir düşünüyorum. İyi tasarımcıların farkı burada yatıyor, onu gerçekleştirebilmesinde. -Tasarımını yaptığım bir villa geliyor aklıma. Tartışmalar, bağrışmalar, olanaksızlıklar, dar kafalar vs sonucunda elde ettiğim büyük bir hüsrandı. Filmlerde olur ya , hani adam kartpostaldeki o yere gitmek için ömürünü harcar, oraya vardıktan sonra gördükleri kartpostaldekine, yani hayaline hiç benzemez. Ekranda ilk kartpostalı görürüz. Sonra kartpostalı tutan el onu yavaşça indirirken oranın gerçek halini görürüz. Hani evler ya yıkıktır, ya da o görünen deniz pistir. İşte onun gibi. Bitmiş yapının karşısında elimde planlarımla durduğumu hatırlıyorum. İndirdiğimde gördüklerim benzer bir hayal kırıklığı idi.
Şimdi kıyafet tasarlıyorum. Benim dışımda sadece iki el değiyor. Modelist ve dikişi yapan adam. Ve sonuç yine hiç tatmin edici değil. Sadece benim elimin değdikleri ben olabiliyor. Ama bunun devamı bir yerden sonra olanaksız, yani sürekli benim üretimi yapıyor olmam. İnsanlara bilginizle yaptırıyorsunuz, teknik anlamda olabilirliklerden haberdar da olsanız, ruhunu aktarmanız çok zor.
Bu arada aklıma ,Camille Claudel in bir ayak heykeli yapması ve onu rodin in imzalaması geldi. Bu açıdan bakınca tasarımla benzerlik gösteriyor.
Üzerine biraz daha düşünmeli.

.

Beautiful Buildings for the Dirty Minded

listeye atakuleyi eklemeli.

Paketleme

14.4.09

Dünkü yazının üzerine japonların böyle bir paketleme-kaplama teknikleri olduğunu buldum. furoshiki

Çöpten Adam

13.4.09

Bir buçuk asır önce ortalama bir ev 150 araç gereçle idare edebiliyorken bugün yaklaşık 20.000 farklı ürün kullanıyormuş. Bu araç gereçlerin hepsininde paketlendiğini düşünürsek önce paketleri sonra kendileri çöpü boyluyor. Yani kısaca çöp içinde yüzüyoruz. Kapımızın önünü temizler gibi şehir merkezlerinden uzaklaştırıyoruz çöpü. Hepsi bu.
Daha bundan 10 sene önce evimizdeki çöp kutusunu hatırlıyorum. Minik turuncu bir çöp kutusu idi. İçerisini babam gazete ile kaplıyordu. Akşam çöp toplanmaya geldiğinde kapıcının elinde büyük bir çöp torbası oluyordu ve ona boşaltıyorduk. Yani 5 kişilik bir ailenin çöpü, bizim gibi kalabalık 9 aileninkiyle daha birleşip büyük bir çöp torbasını anca dolduruyordu. Şimdi ise tek kişi olarak bir günlük çöpüm 10 sene öncesinin bir apartmanına eşit durumda. Elimi neye değsem çöp oluyor. Dışardan ne alırsam bir kat üzeri mutlaka sarılmış oluyor. Dolayısıyla evden sürekli torba torba çöp çıkıyor.
Bir dergide okuduğuma göre biz böyle bir tüketim yapan son nesilmişiz. Yani içtiğimiz iki gıdım şeyin çöpünü bilmem kaçbinlik yıllık yokolma sürecine atabilen son insanlarız.
Bugün yeni aldığım yazıcımı tamir ettirmeye çalışırken de aynı şeyi yaşadım. Aldığım cevap -Ya ona uğraşçağına al yeni bir tane daha- Diğer taraftan yeni aldığım cep telefonu bozuk çıktı. Bir ay tamirde kaldı. Hala bozuk. Cevap -al yenisini- Aldığımız herşeyde kısa ömürlü olmaya başladı. Bozulmaya programlanmış gibi. İşin alma verme atma kısmı bir yana gerçekten çok sinir bozucu bir durum.
Şu adamın yaptıkları http://www.chrisjordan.com/ bu anlamda çok ilginç
Bu tüketimi algılyabilmemiz için bir araya getirilmiş objelerin yanında biz dev gibi kalıyoruz.
Bir de hepimizin evinde atsan atılmaz satsan satılmaz koleksiyonu var.
Özellikle istanbul da bunlardan çok görüyorum. Sokak ortasında koltuklar, çatılarda sandalyeler, camdan sarkmış leğenler. Ama ne yalan söyliyim çok eğlenceliler..
bknz eski bir yazı

Ben

10.4.09

Bunu bu blog dan arakladım.atelier-ad.blogspot.com. Benim birileri karikatürümü yapmış diye düşünürken yanlız olmadığımı farkettim. Yani aynı rüyaları gören bir tek ben değilim. Ama gerçekten çok şaşırdım. Okulu bitirdim ama bu kabuslar peşimi bırakmadı. Sonu bile birebir aynı.

'Orjinal' ne demek?

9.4.09

edit: Dün yazdığım ve bugün altını doldurmayı düşündüğüm soru şurdan çıktı: Bir fotoğraf yarışması vardı ve konusu 'Originality' idi. Hatta çalışmanın başlığı da 'Originality' ile başlamalıydı. Konuyu duyar duymaz işin içerisindeki ironi çok hoşuma gitti. Kelime 'orjinal' fakat kullanacağımız medya fotoğraf. Yani ne yaparsan yap, ne sunarsan sun o birşeyin taklidi olucak. Gerçek in taklidi olucak. Dolayısıyla orjinallik en iyi taklit anlamına gelicek. Bir böyle yaklaştım konuya, bir de artık karşımıza çıkan çoğu sanat eseri öyle ya da böyle birşeyleri çağrıştırıyor. Aynı konular aynı malzemeler etrafında dönerken, herşey birşeylerin tekrarı olmuş oluyor. Dolayısıyla yine en iyi taklite orjinal diyoruz.
Bir de hemen burada okuduğum an çok etkilendiğim bir çalışmadan bahsetmek istedim. Allen Grubesic bir comme des garçonne marka pantolunun birer kopyalarını istanbulun değişik mahallelerindeki terzi ve tekstil atölyelerine verip birer kopyasını/taklidini yaptırıyor. Ve -dergideki benzetmeyle- kulaktan kulağa oyununa benzer bir şekilde ilkten sona sadece ufak benzerlikler kalıyor. Ve tüm bu pantalonlar sergilenmiş. -imç de- kaynak Sanat Dünyamızın 107. sayısı- Fikre bayıldım. Pantalonların 'orjinal kopyaları' sergilenmiş bir anlamda.
Bu arada çalışmama koyduğum başlık 'Originality is a good imitation.'

Algının Sınırlarını Çizmek

Esther Stocker Bu sanatçıya bir süre önce rastladım. Fotoğrafları bile büyüledi. O mekanda bu tecrübeyi yaşamak çok daha başka olsa gerek. İnternette hakkında yazılmış yazı arıyorum. Biraz daha bilgi bulduğumda eklicem.

Springfield

Simpsonların kent haritası.

.

Alınası dergi Amagazine

Duyular

7.4.09

Bu dünyada sahip olduğuma emin olduğum tek şey -iyi bir gözümün olduğu- aksi halde bu kadar işkence görüp acı çekmezdim. Usta bir aşçının sürekli kötü yemek yemesi ya da bir müzisyenin zorla sabah akşam ses kirliliği içinde yaşaması gibi. Dolayısıyla gözlerim her gün kusuyor. Ama ne oluyor biliyor musunuz, güzel birşey gördüğümde aldığım zevk, haz eşsiz ve muhteşem oluyor. Nasıl iyi bir piyanistin asıl güzelliğini kulağını eğitmiş olanlar alıyorsa, ya da şaraptan anlayan o adam iyi bir şarabı içerken bambaşka bir tat alıyorsa; onun gibi birşey işte.
Dolayısıyla kendini hiç bir alanda geliştirmeyen insan da, ne gerçekten acı çekerek, ne de gerçekten zevk alarak yaşayıp gidiyor.

Ses Mekan ilişkisi

6.4.09

Cumartesi günü bir caz konserini büyük bir salonda dinledim. Opera dinliyormuş gibi oturduk balkondaki yerlerimize ve ses yapmadan caz dinledik. Kısacası çok fenaydı. Yer ile müzik her açıdan zıddı. Doğru yer değildi. Salonun büyük bir kısmıda boştu. Her parçanın sonunda birde bütün ışıkları yaktıkları için biz alkışlarken boşluk iyice belirginleşiyordu. Dansetmeden, kıpırdamadan, ciddiyetimizi bozmadan dinledik konseri.
.
Sesin hükmedebildiği bir alanın olduğu ve sesin görünmez duvarları olduğunu farkettim o gece. Aynı bir havuzu suyla doldurmak gibi. Elindeki su küçük bir havuzu doldururken, büyük bir havuzda, köşelere su bile gelmeyebilir. Salon belkide bu yüzden doğru yer değildi. Çünkü sesin ulaşamayacağı kadar büyüktü. 20.000 kişilik Verona arena' da opera dinlediğimi ve sesi hücrelerime kadar hissettiğimi hatırlıyorum. Dinleyen herkese ulaşmıştı o ses, içimize akmıştı. Diğer yandan Ankara'da bir voleybol salonunda klasik gitar resitali dinlemiştim.Biz oyun izlemeye gelen seyircilerin düzeninde oturmuştuk, dolayısıyla salonun başında konumlanan gitaristleri duyabilmek ve görebilmek adına kafalarımızı eğmemiz gerekiyordu. Yani tribünün bir yanında oturanlar sağa, diğer tarafındakiler sola eğiliyordu. Ses ise yönünü şaşırmış, sadece üstümüzdeki o derin boşluğa akıyordu.-Spor salonunun metrelerce yükseklikteki boşluğuna- Aynı eğim yönünde akan su gibi. Önce orayı doldurmalıydı ki bize gelmeliydi.Sonuç olarak evet birşeyler duyduk ama boyun ağrılarımızı daha çok hissettik.

.
ses ve mekan ilişkisi üzerine biraz da düşünüp yazıya devam etmeye karar verdim

.

3.4.09

Evet masa üstüm dolu. Bütün herşey parçalar halinde ekranda duruyor. Gören herkesin gözlerini yerinden fırlatıp sanki bana paspalmışım gibi bakmalarına sebep oluyor. Hayır ben düzenliyim. Sadece yaşantımı gruplayamıyorum.Herşey my pictures, my documents, my music ten ibaret olamıyor. Aslında karışıkmış gibi görünen ve benim öyle gözükmemi sağlayan basit bir denklem var, o da :hayat sonsuz gruptan oluşuyor. Ve gruplandırmaya kalkmak saçmalamak. nokta.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger