ASYA NOTLARI 2 / VİETNAMLILAR

2.4.17



Bir ifade var yüzlerinde. Eziklikle kibarlığın karışımı bir ifade. Ama ne eziklik, ne kibarlık. 
Her akşam gün batımında insanın içini kaplayan boşluk duygusuyla başbaşa kaldığında, gün doğumu aklına gelip de bir anlığına, sadece bir anlığına mutlu olduğunu düşün; işte o ifade. Kabul edilmiş bir yenilgi gibi. Ama umudun olduğu. Anlatması zor. Bakışlarında, hareketlerinde, dillerinin dönmediği İngilizce konuşmalarında, bir ifade var. Anlatması çok zor. Cinsiyet ve yaşları yok. Bir erkekle bir kadını ayırt edemiyorum. Çocuklar haricinde herkes aynı yaşta kalmış gibi. Yaşlı ve genci ayırt edemiyorum. Meslekleri ayırt edemiyorum, kıyafetler aynı. Önüme çıkan tüm bu yargılardan arındığımda –erkek ya da kadın olması, genç veya yaşlı olması gibi- geriye kalan değerleri ilk defa bir toplulukta görebiliyorum. Bu insanları sevmemi sağlıyor. 

-
Vietnam yemeklerini yemekte zorlanıyorum. Otelin restoranında yemeğime umutsuzca bakarken garson yanıma geliyor, aynı zamanda yemeği hazırlayan da o olabilir. Meraklı bir şekilde yemeğimi neden yemediğimi soruyor. Ona yemekleri sevemediğimi söyleyemiyorum. Buna üzüleceğine eminim. Midemde bir sorun var diyorum. Bana biraz sonrasında muz getiriyor. Ve ben tam giderken arkamdan bir şeyler söylüyor. Anlayamadığımı belirten bir şekilde kafamı sallıyorum. Tekrar ediyor -kendine iyi bak-.  Dünyanın bu ucunda, tanımadığım ama benim için endişelendiğini hissettiğim bir ses tonu, kendime iyi bakmalıyım dedirtiyor. 
Onun resmini yapmaya çalıştım. Yukarıda. 

ASYA NOTLARI 1 / YAĞMURUN ÖĞRETTİKLERİ


Tayland, Kamboçya ve Vietnam seyahatlerinde aldığım notları aklımda kalanları yazmak istedim. Biraz karışık ve düzensiz.

1 / Yağmurun Öğrettikleri

Koh Samui adasında günlerce yağmur yağdı. Bazı günler hiç ara vermeden. Denizin maviliğini yok eden fırtınalar çıktı. Hava sıcaktı. Ama güneş hiç görünmedi.  Elimde telefonla sürekli hava durumunu kontrol ediyordum. Ne kadar şansız olduğumu düşünüyordum. Önce üzüldüm. Hatta çok üzüldüm. Sonra duygularımı bir kenara bıraktım. Sonuçta alt tarafı yağmur yağıyordu. Ve adadaki herkes yağmuru olduğu gibi kabullenmiş, yaşıyordu. Ben de öyle yaşamalıydım.

İstanbul’daki yaşantımı düşündüm. Her gün sabah hava durumunu kontrol edip sokağa çıkmamız ne kadar garip aslında. Kontrol ederken kontrol altında tuttuğumuzu sanıyoruz. Hava bizi buralarda fazla yanıltmıyor. –o da bizden bıkmış olacak ki elinden geldiğince sürpriz yapmamaya çalışıyor diyor sevgili-
Yağmur bekleniyorsa yağmur geliyor. Çok yağmur gelirse hava çok kötü diyoruz. Gri bulutları sevmiyoruz. Yıldırımlar korkutuyor. Ne bilim milyon tane duygu yaşıyoruz hava ile ilgili. Ne kadar gereksiz. Bu kadar çok duygu yüklemeye gerek var mı? Neden olduğu gibi yaşayamıyoruz ki? Neden kendimizi teslim edemiyoruz.


Durmadan değişen ve tahmin edilemeyen havanın Asya topraklarına öğrettiği çok şey olmalı. Ben de yavaş yavaş öğreniyorum.

KENDİME DÖNDÜĞÜM GÜN

26.2.17


1 ay oldu döneli Asya'dan. Dönerken ağladığım yerdeyim.
Hiç bir şey okumadım, izlemedim, koklamadım döndüğümden beri. Kafamı çevirip bakmadım olan bitene. Anılarım taze kalsın istedim. Durmaya ve durdurmaya çalıştım.
Bu yazı işte bu garip hal hakkında. Ait olma ve olamama üzerine. Hatırladıklarım ve unuttuklarım üzerine.

Hikaye şöyle başlıyor. Bir yere gidiyorsun, bir ana.
Alışman saniyeler sürüyor.  Bisikletinle sel basmış evlerin arasından geçerken bir his dolanıyor bedenine, aynı bir ritmin diline dolanması gibi. Yaşanmışlık hissi. Bu yağmurlar da hep bunu yapıyor dedirtiyor, evlerin su içinde kaldığı manzaraya ilk defa bakarken. Sanki her şeyin yerini biliyormuşsun gibi gidiyor, sanki herkesi tanıyormuşsun gibi selamlıyorsun. Ait oluyorsun. Uzun ağaçların seninle beraber büyüdüğünü sanıyorsun. Düşen hindistan cevizlerini topladığın sanrıların, anıların oluyor. Gerçek olup olmadığının bir önemi yok. Çünkü varlar ve içine doluyor. Yaşadığın her an, anılarını üreterek çoğalıyor. Ne kadar çabuk alışıyorsun ellerini birleştirip selam vermeye. El sıkışmayı da, öğrendiğin diğer her şey gibi, unutman zamanın en küçük birimi kadar kısa oluyor. Yeni alışkanlıkların ve yeni tavırların oluyor. Yeni tiklerin. Yeni hareketlerin, yeni kelimelerin. Ama hepsi sanki hep varmış gibi. İlk defa duyumsadığın kokular bile yeni anılarını çağrıştırmaya başlıyor . Çamurun, şelalenin, yağmurun, yaprağın, fillerin kokusu. Tüm bunları içine çekmeye doyamayan bu kişi benim başka bir halim. Başka bir ben. Korkuları olmayan bir ben. Tek derdi basitçe yaşamak olan. Bu kendimi tanıdıkça seviyorum.

Sonra dönüyorsun. Bir ev kurmaya çalıştığın yere. Bir iş sahibi olduğun yere. Dostlarının, ailenin olduğu yere.  Bir şeyler garip hissettiriyor. Ne olduğunu çözemiyorsun. Geride bıraktığın izlerden eskiden yaptığın şeyleri hatırlamaya çalışıyorsun. Fişlere bakıp hangi markete gittiğini, kitaplarına bakıp neler okumayı sevdiğini, çizdiğin resimlere bakıp neler hissettiğini, ilaçlarına bakıp hastalıklarını, dolabına bakıp hangi renkleri sevdiğini neler giydiğini anlamaya, hatırlamaya çalışıyorsun. Düşünüyorsun. Burası başka bir hikaye. Burası  o adamın* ın bahsettiği nesnel gerçekliğin yerini alan kurmaca bir hikaye. Hepimizin inandığı ve oynadığı. Bu hikayede bir rolün var. Demek ki diyorsun kendi kendine her gün repliklerini aklında tutabilmek için prova yapıyorsun. Burda yaşadığın her gün bu oyunun bir provası gibi. Ve bu oyun olmadığı an unutulmaya çok müsait. Çünkü bu senin yaşamın değil. Burda para kazanmak için çalışıyor, kendini ifade etmek için yazıyorsun. Para kadar kendini ifade etmeye de ihtiyacın var demek ki.

Gittiğin yere alışırken, döndüğün yere yabancılaşıyorsun.

Hatırladıkça farkediyorsun. Olmadığın kişiyi olduğunu bile anlamadığını.
Herkes nasıldı diye soruyor, oralar. Ama bir türlü anlatamıyorsun.
Ve yazmaya başlıyorsun.


*Yuval Noah Harari

İLKELLİK ÜZERİNE

4.2.17


İlkel insanların varlığı çok önemliymiş. Bunu bilmiyordum. Daha doğrusu üzerine hiç düşünmemiştim. Onlar insanlığın başka bir hali. El değmemiş bir hali bir anlamda. Ülkelerin, yöneticilerin, markaların, okulların, savaşların ulaşmamış olduğu insanlar onlar.
Bize de, bugüne kadar yamyam dediler onlar için, kültürsüz dediler, geri dediler. İlkel dediler. Evet doğru ilkeller zaten. Ama ilkel kelimesinin anlamını değiştirdiler. (bu anlamı değiştirilen kelimeler başka bir yazı konusu)
Nasıl olduysa üzerine hiç düşünmediğim bu insanlar bir kitapla hayatıma girdi ve merakımı arttırdı.
Sonra onların üzerine daha fazla okumaya başladım. Bir kitap hep başka bir kitaba götürür ya, sanki indiğiniz vagonda bekleyen diğer tren gibi. Bir yolculuk yaptım. En son Göğü Delen Adam ' a geldim. Daha önce bizim tarafımızdan onları okuduktan sonra, bu kitapla onların tarafından bizi okumuş oldum. Kitapta bir ilkel'in bizi anlatması var. Yaşamımızı, giysilerimizi, yaşadığımız mekanları, sokakları, alışkanlıklarımızı, düşünce yapımızı. Şu iki şeyi çok net anladım.
. Onların -ilkel insanların- olmasını tabi istemezler çünkü vahşiliğimiz ortaya çıkıyor.
. Onlar olmasa kendimize dışarıdan nasıl bakabiliriz?

Bir de keşfetmek kelimesi komikleşiyor, okudukça. Çünkü batı bilmem nereyi keşfettiğini kayda geçerken, orada yaşayan insanları, o topraktaki yaşamı tamamen yok sayıyor.

Girift

2.2.17


'Bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissediyordum' diye sözediyor bir aşçı hayatındaki önemli bir dönemi kapatırken. Günlerdir hissettiğim ama kelimelere dökemediğim duygu bu; bir kitabın son sayfasını okuyor gibi hissetmek.

Ocak ayında 36 yaşıma bastım. Yükseğe çıktıkça başım dönüyor. Duruyorum düşünmeye çalışıyorum. Aldığım yola dönüp dönüp bakıyorum. Yaptıklarıma bakıp ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. Hayat durdu. Yaşadığım coğrafyada hayat durdu. Ben de durdum. Tasarım da durdu. Kıyafet yapmak anlamsızlaşmaya başladı. Çünkü insanlar artık kıyafetinin derdine düşemiyor. Kıyafetinin derdine düşen insanların tercihleri ise her zamankinden daha korkunç. Hayalimdeki o beyaz uzun gömlekleri giyen şehir silikleşmeye başladı. Herkes parlak renkler, gösterişli desenler, incikler boncuklar seviyor. Bunu kabul etmem lazım.

Instagrama bakıyorum. Tek düşenebildiğim insanların kafayı yemiş olduğu. Sokaktaki herkes kendi fotoğrafını en iyi açıdan çekmeye çalışıyor. Videolarını çekiyorlar, ve şimdi de canlı yayın. Sürekli birilerine birşeyler anlatıyorlar. -Şu an bilmem nereye doğru yürüyorum, bilmem neyi alıyorum- Kiminle konuşuyorsun diye sormak istiyorum. Kiminle konuşuyorsun, kime anlatıyorsun? Bazen bazı insanlarla tanışıyorum. Mantıklı iyi insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorum. Ama sonra sosyal medya hesaplarına görüyorum. Aynı açıdan çekilmiş binlerce fotoğrafını gün ve gün yayınladığını görünce yaşama dair umutlarım yok oluyor. Bu leş denizin içinde ben de vardım. Yaptığım işlerin varlığını duyurabilmek için vardım. Ama çabamın ne kadar anlamsız olduğunu gördüm. Çünkü insanlar sadece boş şeylere önem veriyor. Ve ben de boş insan olmak için uğraştım. Aman hava ne güzel, aman hava ne kötü, yaz gelsin, kış bitsin, bunu yedim, şunu içtim. Ve salak saçma emojiler. Sonuç olarak sosyal medya teşebbüsüm başarısızlıkla sonuçlandı. Zaten popüler olmayan, popüler kültüre ait olma potansiyeli olmayan hiçbir şey bu sosyal medya dünyasında yer bulamaz. Bir de insan yayınlamaya başladı mı, kafa yapısı da eş zamanlı değişiyor. Bir şeyler yaparken -a bunun fotoğrafını çekeyim yayınlarım, bilmem neyi kesinlikle paylaşmam lazım gibi düşünceler, yaptığın ve yaşadığın şeyin önüne geçiyor. Blog internet dünyasının nostaljisi olarak kaldı. Ama ben hala blogları seviyorum.

İşime dönersek;  bir türlü çalışan insan bulamıyor olma problemi, gittikçe artan vergiler, ve ülke ekonomisinin tepetaklak oluşu da üstüne binince durum benim çözemeyeceğim kadar büyük bir düğüme dönüştü. Kabul etmem gerekiyor. Bu benimle ilgili değil. Bu benim hikayemin bir parçası değil. Hayatımı doların yükselişiyle yükselen maliyetlerimi hesaplayıp, beni hangi fiyat kurtarır yaklaşımıyla ürettiklerimin fiyatlarını koymaya çalışarak yaşamayı planlamıyordum.
İşe böyle başlamadım. Bu başkasının hikayesinde muhasebecilik yapmak gibi bişey. Öde hadi, yanında yıllardır çalışan kızın evlenince işten çıkıp -kocam izin vermiyor çalışmama- yasasının doğurduğu hak ile istediği tazminatı. Ah sevgili Yohji Yamamoto. Seninle tanışmayı ne çok isterdim.

Heyecanımı kaybettim. Bir çok şeye karşı olan heyecanımı.

Yazı yazmakta bunlardan biri. Bu blog. Kapatsam mı diye düşünüyorum. Gerçekten iyi birşeyler yazmak çok vakit alıyor ve çok sancılı. İnsan kendini sürekli deşip duruyor. Bu psikolojik olarak beni bitiriyor. Bir yandan herkes pozitif şeyler okumak istiyor. İşin gerçeği herkes kişisel gelişim kitaplarıyla kafayı bozmuş. Kendine inan, kendine güven, kendini sev. Falan filan. Ben güçlüyüm, ben şöyleyim, ben böyleyim. Bunu okusa mutlu olacak. Gerçekten bir şey yazdığımda o fikri tartışacak kimse bulamıyorum. Çok garip. Notlarımı bir araya getirip bir kitaba dönüştürdüm. Yakınımdaki insanlar bile okumadı. Galiba sıkıcı kalıyorum.

Sanki daha rahatlatıcı şeyler yapmalıymışım gibi hissediyorum. Düşünmek yerine düşünmemeye odaklı şeyler. Heykel yapmak gibi. Ellerinle bir trans haline geçme şekli. Ufak birşeyler yapmayı denedim. İyi hissettirdi. Bir de seyahat etmek iyi hissettirdi. Uzaklaşmak ve hiçbir şeyi düşünmemek. Ama bu seyahatin Asya kıtasına olduğunu da vurgulamalıyım. Sıradan topraklar değil. Asya kıtasının o dingin, sakin toprakları. Ordan oraya gittiğimi, notlar tuttuğumu, ve gönüllü olarak bir okulda çalıştığımı hayal ediyorum.

Bu kahrolası telefonlar ve sosyal medya yüzünden fotoğraf çekmekten bile bıktım. Çünkü herkes fotoğraf çekiyor ve herkesin ve her yerin fotoğrafı çekiliyor. Herkes fotoğraf çekmek için yaşıyor. Güzel fotoğraflara bakmak hala çok keyif veriyor. Ama o fotoğrafları çeken kişilerden biri olamayacağımı anladım. Bazen unutmamak için çekeyim diyorum. Halbuki çektiklerimi daha çabuk unutuyorum. Yani unutmamak için bakmak gerekiyor. Bazen polaroid çekiyorum ama son zamanlarda çektiğim hiç bir şeyi beğenmiyorum.

Kurumuş gibiyim ve çevremdeki bitkileri bile kurutuyorum.
Şimdilik durumum bu.
Bir kitabın son sayfasındayım.

İnsanları Anlamamak

3.12.16


İnsanları anlamadın. Onları dinledin, onları sevdin, onlara yol verdin, kuyrukta önüne geçmelerine ses etmedin, sana yol soranlara büyük bir sabırla bildiklerini anlattın, sana fikrini soranları da eliboş göndermedin, ama anlamadın. Kitaplar okudun, filmler izledin, sokakta izledin onları ama yine anlamadın.  Onlar gibi olmaya çalıştın, onların dilini öğrendin, onlar gibi giyindin. Selam verene selam verdin, 'selâmu aleyküm' diyene 'aleyküm selam' dedin. Kolay gelsin dedin, kısmet dedin, Allah yardımcısı olsun dedin. Kimliğini değiştirdin. Empati kurdun. Duyguların denizinde yüzdün. 
Ama anlamadın. 

Görseldeki heykel: Johnson Tsang

Zaman ≠ Yaşanılmışlıklar


27.10.2009 tarihinden


Koştukça, zamanın benimle birlikte daha da hızlı ilerlediğini hissediyorum.Çok fazla şey oluyor ve ben kendime bile anlatamadan, üzerine düşünemeden olanları unutuyorum.


Gözlerimi sımsıkı kapatıp beyimin dip köşelerinde ilerleyerek anları yakalamaya çalışıyorum . Yakaladığım her andan ileriye doğru gitme çabam ise bir anda ileriye doğru sarılmış bir film gibi, hiç bir detayı yakalayamadan beni olduğum ana atıveriyor. Çok fazla şey oluyor. Yaşananlar değer olarak varlığını sürdürmek yerine, harcanılmış kavramlar olarak yok oluyor. Okuduğum bir haber aklıma geliyor. Bir insanın bir haftada ortalama duyduğu, okuduğu, izlediği haber, orta çağda yaşayan bir insanın bir ömür boyunca aldığı habere eşit. Bu çokluğun içerisinde hiç olmadığı kadar sakin kalmaya başladım. Bazı şeyleri daha az dert etmeye başladığımı düşündüğümde aslında bunun nedeninin de bu çokluk olduğunun farkına vardım. Çünkü zaman bu yaşanılmışlıkla orantılı değil. Yaşanılmışlık zamanın içine alamadığı bir büyüklükte. Dolayısıyla her yaşanılmışlıktan kar etmek zorundasın ki, zamanı orantılayabilesin. Bu da şu demek: bir şeyleri dert edecek, bir şeyler için üzülecek, hayal kırıklıkları yaşayacak zaman yok. Yani yaşam bizi duygusallıktan koparmaya zorunlu hale getiriyor. Duygular, fikir ve düşüncelerin, stratejilerin gerisinde kalıyor. Karşılaştığın her olay, kişi matematiksel bir denklem gibi beliriveriyor. Ve sen bunlarla karşılaştığın an çözmeye başlıyorsun. Kaç bilinmeyeni olduğunu bile bilmediğin bu denklemler, her kişide ve olayda fark ediyor. Ama sen bu denklemlerle sadece yüzleştiğin an boyunca kafa yormalı, kapıdan çıkıp gittiği an sende bu denklemin kapılarını kafanda kapamalısın. Çünkü sağına döndüğünde başka bir denklem orada çoktan seni beklemeye koyulmuş oluyor. Ve söz konusu olan zaman içerisinde senin daha yapacak çok işin var. Kaç kişi varsa hayatında o kadar çok denklemin var. 


Belki de sevdiğin insanlar bu yüzden yok gibidir. Belki görüpte bir anda donakaldığım o kız için 'ne kadar silik' dememin nedeni de budur.(-Sanki yok gibi derken buldum ona bakan kendimi.) Sevgilinin de yanımdaki yokluğunu sevdim galiba ben.

Yazıya daha erken başlamalıydım. Bugün yaşamak zorunda olduklarım yazacaklarımında önüne geçti.

Tasarım + Tatmin


15.09.2009 tarihli bir yazım

Bir tasarımcının tatmin olduğu an hangi andır? Tasarımın gerçekleştiği -soyut bir düşünceden somut hale dönüştüğü- an mı? Birilerinin o tasarımı hayatına dahil ettiği an mı? Başka iyi bir tasarımcının beğendiği an mı? O tasarıma iyi bir değer biçildiği an mı? Bir ödül mü? Ya da tasarımcının hayatında gerçekten tatmin olabildiği bir an var mı?
İtiraf etmeliyim ki kısa süreli o duyguyu hissediyorum, ama uzun süre içimde yaşatamıyorum. Bazen bir fikrin aklıma gelmesi, bazen fikrin aldığı somut hal, bazen fikri bir adım öteye götüren o çok küçük adım, bazen birilerinin o tasarımı alıp kullanması bana kısa süreli hazlar tattırıyor. Ve herşey öyle çabuk içimde olup bitiyor ki, ne birisine anlatacak paylaşacak zaman kalıyor, ne de kendime o duyguyu tekrar hatırlatacak bir iz. Zaman düz bir çizgi şeklinde ilerliyorsa, o küçük nokta kadar zaman dilimini kapsayan arada hissediyorum -hazzı-, kısa- ama derin. Saniyenin binde biri gibi bir zamanda çok derin bir okyanusun en derinine dalıp çıkmak gibi. Yüzünden kayan su, değişen renkler, gün ışığından karanlığa ordan tekrar aydınlığa bir anda ulaşmak. Sonrasında ise hissin nasıl olduğunu bile hatırlamıyorum. Tekrar derin bir su bulmam gerekiyor anımsamak için. Ve ordan kendimi atmam.

Görseldeki kapı: Peter Zumthor

POST TRUTH

29.11.16


Aylar öncesinde bir sohbet esnasında birisi algılanan gerçekliğin üstünde demişti. Bu saptamayı çok sevmiştim. Hatta uzun uzun sevgiliyle üzerine konuşmuştuk. Farkına vardığımız ama dile nasıl getireceğimiz bilemediğimiz durumlardan biriydi.
Bir kere herkes kendi gerçeğine inanıyor. Ve bu gerçekliği de kendi algıladığı, hissettiği. Ve kimse gerçek-in peşinden gitmiyor gitmek istemiyor.
Bütün bunlar aylardır kafamı meşgül ederken, Sabit Fikir'de Oxford Sözlüğünün yılın kelimesini post-truth olarak açıkladıklarını okudum. Kelimenin açıklaması işe şu şekilde : Nesnel gerçekliklerin kamuoyunu şekillendirmede duygusal ve kişisel görüşlerden daha az etkili olması. 
Türkçeye post-gerçeklik diye çevrilmiş. İnternette biraz daha araştırdığımda hep politik olarak ele alınmış örnekler verilsede ben yaşamın bulduğu bütün çatlaklardan en içine kadar sızmış bir durum olduğunu düşünüyorum.

Resim: Peter Martensen

Bunlar Yaşanılsın Diye

6.10.16


Güneş, gölgeliğin arasından gözlerimi alıyor. Ama yine de bakmamı durduramıyorum, kısarak gözlerimi.  Yakması hoşuma gidiyor, bir eylül sabahını yaz diye yaşarken. İçeride sevgili uyuyor. Ben ise dışardayım. Ayağım suda, elimde bir kitap, gözlerimi güneşten alabildiğim her an bir cümle okuyorum. Sonra cümlenin bir kelimesine takılıyorum, bazen birden fazla. O an işte gözlerimi kapatıyorum. Hayaller kurarken uyukluyorum*. Gözlerimi açıp okumaya devam edip, güneşe bakıyorum, sonra camdan uyuyan sevgilinin gövdesine, sonra tekrar uyukluyorum. Yaz ayları bunlar yaşanılsın diye var aslında. Ayağın suda, başın güneşte, düşüncelerin gölgede, sevgili uykuda.
Her şey olması gerektiği yerde.

-

Zamanın geçtiğini güneşin tenimi yakmasından anlıyorum. Bir kum saatinin kumu gibi ışığı dökülüyor yüzüme ve tüm yeryüzüne. Belki aylardan sonra ilk defa zihnim bedenimin durduğu yerde. Kendim ile dünya arasındaki sınırın olmadığı yer burası; Tek yapman gereken şeyin yaşamak olduğu. Aynı aşağıdaki evin bahçesinde gördüğün kuzular gibi, ya da kayaya tutunmuş şu ince uzun bitkiler. Sadece yaşamak. O zaman işte insan, şu hayatı kahreden ve ölümcül bir zehir gibi yavaş yavaş kanına karışan korkuları duymuyor. Gündüzün yerini geceye bırakması acı vermiyor. İçin, kendi içini kemirmiyor anlamsız hissiyatlarla. Ruhun, aynı suyun bir havuzu doldurması gibi tüm bedenini dolduruyor ve serinliği içini kaplarken, parmak uçların bile yaşamı hissetmeye başlıyor. Ve her gün doğumunu, ve gün batışını aynı çoşkuyla kutluyor.
Kaktüsün dikenli meyvelerini toplayabilmek gibi bir mutluluktan bahsediyorum.

-

Görünmez olmayı istedik bu yolculuğa çıkarken. Yanından geçerken farketmediğin biri gibi. Varsın ama farkedilmiyorsun. İsimsiz olmayı istedik. Aynı hayvanlar gibi. Bazı günler hiç konuşmakdık. Düşüncelerini tetikleyen hiç bir şey kalmadığında geriye, yok olmaya başlıyorsun. Diğer renklere karışıyorsun, buhar oluyorsun. Yaşantının arka fonuyla aynı renk oluyorsun.

Aslında tüm bunlar varlığımızı unutmak içindi. Bütün mesele bu. Var olduğunu unutmakta. Basitçe yaşamak.

-

*uyuklamak: uyanıklıkla, uyumak arasında / hem uyumak hem uyumamak.
 

yıldız bilimcisiyim ben © All rights reserved · Theme by Blog Milk · Blogger